HÜRREM SÖNMEZ
Geçtiğimiz hafta, ‘evli bir erkekle gayrımeşru ilişki yaşadığı yetmezmiş gibi bir de uyuşturucu batağına saplanan’ şarkıcı Deniz Seki’nin ibret-i alem olsun diye teşhiri üstüne dilim döndüğünce birkaç kelâm etmiştim. Sonra da demiştim ki “Yargıya ve adli kolluğa egemen durumda görünen ve evrensel ceza hukuku ilkeleri ile bağdaşmayan ‘gerikafalılık’ giderek kökleşiyor.” Maksadım örneklerden yola çıkarak adalet teşkilatımızın ‘ahlakçı’ bakış açısını bir miktar sorgulamaktı.
Lakin memleketimiz her türden ayrımcılık ve muhafazakarlık konusunda o kadar cömert bir gündeme sahip ki şükürler olsun bir hafta once bıraktığınız konuyu ertesi hafta aynı yerde bulmanız mümkün olmayabiliyor.
Toplantının ismi şaka gibi

Nitekim ben daha neyi nasıl ifade etsem diye düşünürken Cumhurbaşkanı çoktan diyeceğini demiş noktayı koyuvermişti bile: “Kadın ile erkek fıtratları gereği eşit olamaz, kadının adalet önünde eşitliği aslolandır.” Toplantının ismi ise kötü bir şaka gibiydi adeta, ‘Kadın ve Adalet.’
Öyle olunca ben de düşünmeye başladım. Kadın ve erkek eşit değildi, Allah onları öyle yaratmadığı için eşit olmaları da beklenemezdi. E demek ki toplumsal hayatta eşit haklara ve özgürlüklere sahip olmaları da mümkün değildi. Zaten eşit hak talebi komünist icadıydı, bize uymazdı.
“Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum” deyip hem yaşadığı cennete küfretmek hem de resmi devlet politikasına karşı çıkarak üreme fonksiyonunu yerine getirmemek de feminist icadıydı, o da bize uymazdı.
Devletin başı devletin görevini bilmiyor mu?
Bize nelerin uyacağı konusunda başvurulacak kaynaklar belliydi. Dini ve milli değerlerimiz, teamüllerimiz. Orada bir bilgi yoksa devlet büyüklerimizin konuya ilşkin kanaatleri. Anayasa, kanunlar ve uluslararası sözleşmeler neden vardı ve bu kanunlar hiyerarşisi içinde neden bazı hak ve özgürlükler güvence altına alınmıştı, orası merak konusuydu işte
Örneğin Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler devlete görev yüklüyor, “Kadınlara karşı ayrımcılık oluşturan mevcut yasaları, hukuki düzenlemeleri, gelenekleri ve uygulamaları değiştirmek veya kaldırmak için gerekli her türlü tedbiri almak zorundadır” diyordu. Devletin başı bunu bilmiyor muydu acaba…
Akla gelen bazı yargı kararları
Eşit olmayan (tabii tekrar edelim bu eşitsizlik fıtratları gereği, yoksa devletin bu konuda bir tasarruf imkanı olsa elbet üstüne düşeni yapardı), eşit haklara ve özgürlüklere sahip olmayan iki cinsin Cumhurbaşkanı’nın gönlüne göre adalet önünde eşit olması nasıl sağlanacaktı?
Düşündüm, herhalde yargı eliyle olacak dedim kendi kendime, saçım kısa ve aklım yine kısa olduğu halde zihin bu işte, durmuyor, aklıma kimi yargı kararları geldi.
Şu ‘tayt davası’ mesela
Birkaç ay önce bir mahkemenin verdiği karar kamuoyu tarafından epeyce tartışılmış, ‘tayt davası’ olarak adli hafızamıza yerleşmişti.
Mahkeme kararına konu olayda boşanma davası süren koca, karısını başka bir erkekle aynı arabada gördüğü için bıçaklamış, mahkeme, bıçaklanan kadının ‘hafif yan yatar vaziyette oturması’nı ve ‘tayt giymiş olması’nı, ‘başka bir erkekle aynı arabada bulunması’nı tahrik sayarak, kocanın cezasında indirime gitmişti.
Madem erkek öyle diyor
Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise geçtiğimiz günlerde, bir taciz davasında sanık erkeğin ‘mağdur kadının kendisiyle daha önce rızasıyla birlikte olduğu’ yönündeki beyanını esas alarak taciz suçunun oluşmadığına karar vermiş ve beraat kararını onamıştı.
Genel Kurul kararında şikayetçi kadının, sanıkla telefonda daha önce uzun görüşmeler yaptığına dikkat çekilmişti. Mağdur kadının olay günü sanıkla telefonda üç dakikalık görüşme yapmış olmasına da gerekçede yer verilmişti. Dahası ‘Madem erkek ‘Kendi rızasıyla birlikte olduk’ diyor, kadın da onunla olay günü telefonda üç dakika konuşmuş, demek ki ortada taciz yok’ denivermişti.
Yani kadının değil erkeğin beyanı esastı. Dolayısıyla aynı Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun önüne aile içi tecavüz dosyası gelse ne karar vereceğini tahmin etmek pek de güç değildi.
Baba değil anne sorumlu

Yine yakın zamanda yaşadığımız bir diğer ilginç yargı hadisesi bir iddianameydi. 3.5 yaşındaki Pamir 4 nisan 2013 günü kaybolmuş ve kaybolduktan 30 saat sonra komşu evin çamurlu havuzunda ölü bulunmuştu.
Pamir’in ölümü üzerine savcılık tarafından soruşturma başlatıldı, olaydan yedi ay sonra geçtiğimiz günlerde savcılık iddianamesinin tamamlandığını gazete haberlerinden okuduk. Gazete haberlerine gore savcılık, annenin 3.5 yaşındaki korumaya muhtaç oğlu için gerekli dikkat ve özeni göstermediğinden bahisle annenin ‘taksirle ölüme sebebiyet verme’ suçundan yargılanmasını ve iki yıl ila altı yıl arasında hapis cezasına çarptırılmasını talep etmişti.
Soruşturma savcısının yaşı küçük çocuğun sorumluluğunun annede olduğu gerekçesiyle baba hakkında takipsizlik kararı verdiği hususu aynı haberlerde yer alan bir diğer bilgiydi.
Böylelikle sayın savcımızın erkek olduğunu anlamak pek zor olmadı. Çocuğa bakmakla yükümlü kişinin anne olduğuna inanan savcı bey bu şahsi kanaatini iddianamesine yansıtmakta bir sakınca görmemiş olmalıydı. Şahsi kanaat diyorum çünkü kanunlarımıza göre ‘Anne ve baba çocuğun bakım ve gözetimi hususunda eşit hak ve sorumluluklara sahiptir.’
Ne münferit ne tesadüf
Yüce Türk adaletinin verdiği ve kadının adalet karşısında ne kadar da ‘eşit’ olduğuna dair her biri emsal teşkil eden kararlarına yenileri eklenebilir. Ne münferit hadisedir ne de istinadır yani.
Görünen o ki devletin en yetkili ağzından tescil edilmiş bu fıtrat gereği eşitsizlik karşısında hakim ve savcılarımız artık pek geniş davranabilecek. Kadının giydiği tayttan, attığı kahkahaya kadar pek çok ‘iffetsiz’ davranışını tecavüze uğramasına veya öldürülmesine makul bir gerekçe olarak gösterebilecekler.
İçerden tespitler
Memleket idaresinin her alanına egemen ‘muhafazakar’ ve ‘ortalama ahlakçı’ anlayışın, yargıya nasıl bu kadar kolaylıkla sirayet ve nüfuz edebildiği sorusunun cevabı için bazı içerden tespitler katkı sunabilir belki.
“Türk yargısı; taşranın kültürel ve davranış kodlarına hapsolmuş, güce tapan, toplum ve birey düşmanı, antientelektüel, ortalamacı, ahlakçı, asosyal bir cemaattir… Yargıçlar taşranın yoksul ailelerinin çocuklarıdır, erken yaşta yargıç olurlar, meslektaşı olan komşularıyla, köhne lojmanlara sıkışmış, dar ve izole bir cemaat olarak yaşarlar… Toplumdan ve hayattan uzaklığın eksikliğini devletlerine daha sıkı sarılarak giderirler. Onlar için tek doğru, ‘devlet’in, daha doğrusu o anda devlet bildikleri ‘iktidarın’ doğrusudur.”*
Kitaptaki ifadeyle ‘hakim vasatı’ndan ve o ‘vasatın adaleti’nden iktidarın muhafazakar değer yargıları dışında, evrensel normlara uygun bir kanaat oluşturmalarını ve o çerçevede hüküm tesis etmelerini beklemek pek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır.
Devletimiz diyor ki
Anlaşılan o ki devletimiz ve yargımız ağız birliği etmiş şunu söylüyor kadınlara: Fıtratınız gereği erkeklerle eşit olamazsınız. Eşit haklar ve özgürlükler peşindeyseniz komünizm gibi zararlı ideolojiler tarafından beyniniz yıkanmış demektir. Toplumun dini ve ahlaki değerlerine uymayan bir yaşam tarzını benimsemişseniz belli ki meşrebinizde sıkıntı vardır. Kadın cinayetleri yüzde 1400 artmışsa bu ya o ölen kadınların kusurudur ya da o kadınların kaderinde kocaları tarafından öldürülmek vardır.
Sonuç: Yeni Türkiye’nin kadınlara çizdiği rol, fıtrat ile meşrep arasında bir yerlerde görünüyor. Fıtratınıza uygun yaşayıp meşrebinizi bozmadan kaderinize razı geleceksiniz.
Hâsılı, kadınsanız haddinizi bileceksiniz.
* Türkiye’de Yargı Yoktur/Yargıçların Kaleminden Yargının Ahvali/Faruk Özsu/sy 160.